http://images.socialpano.com/
MEHMET HANİFİ TOSUN

Diğer Yazıları:

MUTLAK KURTULUŞU HAK EDEN MÜMİNLER KİMLERDİR? [PART 1]

18.01.2017
Yüce Allah “Gerçekten müminler kurtuluşa (felaha) ermişlerdir” buyurmuştur. Dikkat edilirse ayette; “Müminler refaha kavuşmuşlardır” denmiyor da “Felaha kavuşmuşlardır” buyruluyor. 
Neden? 
Zira İslam’ın öncelediği kurtuluş salt madde merkezli bir kurtuluş değildir. İslam’ın sunduğu kurtuluşun bir ayağı dünyaya taalluk etmekle beraber diğer ayağı manevi kurtuluşu kapsayan ahiretle ilintilidir. 
Refah mı Felah mı?
“Refah ve felah” kavramları anlam olarak kurtuluşu ifade etmekle beraber mahiyet farkı vardır. Refah, daha çok dünyadaki bir başarının ardından gelen kurtuluşu ifade etmek için kullanılır. Felah ise hem dünyevi hem de manevi ve uhrevi kurtuluşu tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. 
Refah için dünyevi zenginliklere sahip olmak söz konusu iken felahta böyle bir gereklilik yoktur. Her refah, insanı felaha götürmezken her felah, içinde refahı da barındıran bir kurtuluştur. O halde her müreffeh toplum müflih olmazken her müflih toplum aynı zamanda müreffeh de olacaktır. İslam’ın ön gördüğü felahın şartlarını hakkıyla ifa eden her mümin dünya nimetlerine de vakıf olup mutluluk içinde bir hayatı yaşar. 
Yüce Allah, tam da bu gerçekliği ifade etmek için “Müminler felaha ermişlerdir” buyurmuştur.
İmanın Mahiyeti Nedir?
İmanı; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve amelle ispat olarak tarif ettiğimizde; “Mutlak kurtuluşa eren müminleri” şöyle tarif edebiliriz; “Kurtuluş yoluna girmiş olanlar; iman ve İslam esaslarını kalp ile tasdik edip dil ile ikrar eden, bu tasdik ve ikrardan sonra da iddialarını amelle ispat edenlerdir.” Zira iman ve amel birbirinden ayrılmayan iki sabitedir. İmansız amel nasıl ki makbul değildir, amelsiz iman da bir o kadar eksiktir. 
Bu durumda şu sorunun cevabı iyi tespit edilmelidir; “Ben müminim diyen herkes mutlak kurtuluşun kapsamına girer mi? Yoksa mutlak kurtuluşa ermek için bir takım şartları mı taşımak gerekmektedir?” 
Kalben iman etmekle beraber amel işlemeden ölenler için, “imansızdır” cüretkâr tavrını her ne kadar dillendiremesek de; bunları mutlak kurtuluşu yakalayanlar olarak sınıflandırmamız da bir o kadar zordur. Çünkü mutlak kurtuluşun ilk şartı, iman etmekle beraber amel sahibi olmaktır. Kur’an, imanı hep amel edenlerle beraber zikrederek amelin imandan bir cüz olduğunu bizlere bildirmiştir. Yüce Allah’ın mutlak olarak “Allah şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlayabilir. Kim şirk koşarsa büyük bir iftira ile Allah’a iftira etmiştir”8  buyurarak, her ne kadar iman etmiş ama amelsiz kalmış insanları da şirk koşmamışlarsa bağışlayabileceğini zikretmişse de; bu kurtuluş ümidi, mutlak kurtuluş olarak sıfatlandırılamaz. Bu tip insanlar şayet affedileceklerse de ahirette işledikleri kötülüklerin cezasını cehennemde çektikten sonra kurtulacaklardır. 
İman Amel İlişkisi
Şayet imanla amel arasında bir ilgi olmasaydı Kur’an’ın onlarca ayetinde “İman edenler ve amel işleyenler…” şeklinde bir terkip gelmezdi. Buradan hareketle “Mutlak kurtuluşu hak edebilmek öyle kuru kuruya iman iddiası ile olmaz. Bir takım şartları haizdir. Bu şartlar gerçekleşmezse mutlak kurtuluşun gerçekleşmesi de mümkün değildir.” Zira “İman ettim” demek bir iddiadır. İddia aynı zamanda teslimiyeti de beraberinde getirmektedir. İddiada bulunup gereğini yapmamak ise yalancılık olur ki sonucuna katlanmak gerekir. Allah’ın vadettiği kurtuluş, iman iddiasının ardında İslam olup gereklerini yapanları kuşatmaktadır. Yüce Allah, mutlak kurtuluş için imanla birlikte salih ameli aynı oranda şart koşmuştur. 
İman, kişinin iç âlemini Allah’a teslim etmesidir. İç dünyasında ikilik, keşmekeş ve krizi sonlandırmasıdır. İslam ise, kişinin dış dünyasını Allah’a teslim etmesidir. Mutlak kurtuluş, iman ve İslam bütünlüğü ile mümkün kılınmıştır. Ben iç dünyamda teslim oldum ama dış dünyamda başka güçlerin dediği gibi bir hayatı yaşayacağım iddiasında olmak ve böyle bir yaşama yelken açmak mutlak kurtuluşu celbetmez. 
Amelsiz bir Müslüman tasavvuru aynı zamanda resul-u muhteremi anlamamaktır. O’nun getirdiği çağrıyı tanıyamamaktır. Bu, aynı zamanda Allah’ın dinini de anlamamakla eş anlamlıdır. Çünkü Allah Rasulü iman davası ile insanların karşısına çıkıp onları Allah’a kul olmaya davet ettiği zaman muhatap kitlenin cahili kişilik ve yapıları hemen tersyüz olup değişmiştir. Şayet amelle değişip dönüşmek imanın rüknü olmasa idi böyle bir değişim ve dönüşüm anlamsız kaçardı. İnsanların yüzyıllardır yaptıkları, kişilik ve kimlik haline getirdikleri alışkanlıklarını terk etmeleri gerekmezdi. Ama biz biliyoruz ki yeniden, sil baştan, tertemiz bir sayfa açılmış, yüzyılların mirası olan yaşam tarzları değişmiştir. Amansız ve apansız bir şekilde muhalefet edilmesinin ve tavır geliştirilmesinin en büyük sebebi de buydu. İnkârcılar biz atalarımızdan böyle görmüştük karşı tavrını geliştirerek iman erlerine karşı koyuyorlardı. Allah resulü yeni bir yaşam felsefesi ve tarzı sunduğu için sert bir karşı koyuşla karşılaşmıştı. 
İnsanların dün olduğu gibi bugün de bir takım maslahatlara sığınarak “Amel, imandan bir cüz müdür? Şayet amel imandan bir cüz ise gereklerini ifa etmeyenlerin akıbeti ne olacaktır?” sorusuna lakayt kalıp “Amel imandan bir cüz değildir” saptamasına savrulmalarının nedeni insanların amelsizlik çölüne saplanmalarıdır. İnsanların ekserisini iman sınırının dışına itebilecek böylesi bir yaklaşımdansa “Amel ayrı, iman ayrı; önemli olan kalp safiyetidir” tavrı daha kabul edilir görülmüştür. Olması gereken günü kurtaran bakış açılarından öte İslam’ın bu konudaki net tavrını sergilemektir.  Din âlimleri bu konuda net bir tavrın sahibi olsalar toplumun çoğunluğu silkinip yeniden kendine gelir. Zira “İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın!” hakikati devreye girer toplumsal yozlaşma hakikat olarak içselleştirilir. 
Yaşadığımız çağda “amel ve iman” ayrı ve birbirleriyle buluşma zorunlulukları olmayan iki unsurmuş gibi bir kanı topluma hâkim olmuştur. Öz itibarıyla bu durum ciddi bir tahriftir. Hiçbir peygamber, içinde yaşadığı toplumun haline rıza gösterip onların çoğunluğunun anlayışı neyse, topluma öyle muamele etmemiştir. Aksi yönde tavır sergilemiş, toplumun inanç, amel, anlayış ve kavrayışında köklü değişikliklere imza atmıştır. Bu bağlamda düşündüğümüzde peygamberler tarihin en köklü devrimcileridir. Bu tavırlarından dolayı da hâkim anlayışın en sert muhalefeti ile karşılaşmışlardır.9
 

[8] Nisa:48

[9] Toplumu dönüştürme mücadelesi veren Şuayb’a (as) ve mücadelesine selam olsun! Toplumunun önde gelenleri Şuayb (a.s)’a şöyle diyerek karşı durmuşlardı; “Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!” (Hud:87) Sen akıllı birisin! Bizim bu kadar yıldır atalarımızdan devralıp yaşattığımız hayat tarzımıza karşı neden ve hangi saiklerden ötürü karşı koyuyorsun?

Şuayb (as)’a yapma böyle diyorlardı. Ama Şuayb (a.s)’ın da önceki peygamberler gibi ilahi iradenin yeryüzündeki temsilcisi olduğunu unutuyorlardı. Şuayb (a.s) da tıpkı diğer nebiler gibi ilahi iradenin kaçınılmaz kıldığı tevhid, adalet ve özgürlük temelinde değişim ve dönüşümü gerçekleştirmeye memurdu. Davanın tabiatı bunu gerektiriyordu. İman bunu gerektiriyordu.

 

Paylaş :

Yorumlar