http://images.socialpano.com/
ALINTI YAZILAR

Diğer Yazıları:

ELVEDA OBAMA(!)

YASİR ERKUŞ
20 Ocak 2009’da, bundan tam 8 yıl önce göreve gelmişti Barack Hussein Obama. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyahî başkanıydı. Alışılmışın dışında, farklı bir figürdü. Yeni bir söylem geliştireceği yanılgısına kapıldı insanlar haklı olarak. Bilirsiniz; ezilmişin, mazlumun, mağdurun yanındadır daima yüreklerimiz. İşte bu yeni başkan da siyahî oluşuyla fethetmişti gönülleri. Ancak kaçırılan bir şey vardı: Siyah olan yalnızca Obama’nın deri rengiydi. Dünya görüşüyle, aldığı eğitimle, yaşam standartlarıyla ve daha birçok şeyle tam bir beyaz adamdı o. Aynı zamanda iyi bir aktördü de. Hollywood yıldızlarını aratmayacak derecede iyi rol yapabiliyordu. Üzülmesi, ağlaması, konuşurken kullandığı mimikler, sempatik tavırları ve hatta yaptığı esprilere kadar her şey sahteydi. Bu üst düzey görsel başarının ardında tabii ki iyi bir imaj direktörünün yardımları gizliydi. 
Görsel anlamda başarılıydı başarılı olmasına ama görüntüden pratiğe, söylemden eyleme geçen hiçbir şey yoktu Obama’nın siyasi hayatında. Özellikle de Obama dönemi ABD dış politikasını incelediğimizde tam bir fecaatle karşı karşıya kalıyoruz. Dış politikada elini nereye attıysa kuruttu. DEAŞ diye bir düşmandan bahsetti önce dünyaya. Ardından DEAŞ’la mücadele kapsamında (!) Suriye’de on binlerce insanın kanını döktü, yüz binlerce insanın hayatını kararttı. 
Ne hikmetse kanı hiç uyuşmadı Netanyahu ile; ama bir yandan da İsrail’in işgaline -BM üzerinden- arka çıkmayı unutmadı. PKK’nın bölgedeki hâmiliğine soyundu ve bunu yaparken de kundaktaki bebeğin dahi gülüp geçeceği bir saçmalığı savunarak, ‘PKK ve YPG ayrı örgütlerdir’ iddialarıyla yaptı. Rusya’nın Ortadoğu’ya tekrardan dönmesi, DEAŞ’ın bu kadar büyümesi ve de Suriye’deki savaşın çözümsüzlüğü, Obama’nın sorumsuz davranışları ve bireysel hırslarının sonucuydu aslında. Nasıl ki Obama’nın başkanlığa gelmesinin sebebi Bush döneminin hukuksuz müdahaleleri ise, Trump gibi birinin başkan olmasına sebep olan da Obama’nın beceriksiz siyaseti oldu hiç şüphesiz. 
Aslında Bush yönetimine bir tepki olarak doğmuştu Obama iktidarı. Bush dönemindeki saldırganlık erken müdahale, önleyicilik, dönüştürme ve terörle savaş gibi kavramlarda kendini belli ederken Afganistan ve Irak gibi savaşlarda fiili olarak uygulanmıştır. Bush yönetimi, ABD’ye yönelik terör tehdidini bilinçli bir biçimde abartarak bir ölüm kalım mücadelesi şeklinde sunup, bunun üzerine dünyanın her yerinde henüz doğmamış terör tehditlerini dahi kurutmak gibi bir yol benimsemişti. Buna göre ABD teröre karşı savaşında onu kökeninde çözecek, terör ürettiği düşünülen rejimler demokrasiye dönüştürülecek, demokrasiye dönüşen ülkeler ılımlı rejimler haline getirilecek ve terör ebediyen ortadan kaldırılacaktı. Bush, iktidarı boyunca ABD’yi tek başına uluslararası müdahaleler gerçekleştiren bir aktör haline getirdi. 
Bush dönemine bir reaksiyon olarak doğan Obama stratejisi ise aşırı yayılmacılık değil aşırı ilgisizliği seçti. Her yere müdahil olmak yerine her yerden gücünü çekmek gibi bir tavrı benimseyen Obama yönetimi, ABD’nin Afganistan ve Irak’taki varlığını sorumsuz bir biçimde sonlandırmakta sakınca görmedi. Ortaya çıkabilecek karmaşanın ABD’ye yönelik ulusal güvenlik meselesi olmayacağını düşünerek gücünü içeride inşa etmeye yöneldi. Yani Obama da aslında en az Bush kadar saldırgan bir yöntem benimsemiş oldu. Bush önleyici müdahalecilik yaparken, Obama ABD’yi ekonomik olarak büyütmeye çalıştı. Özellikle askeri müdahalelerdeki masrafları kısan ABD, bu kaynakları kendi büyümesi için kullanacaktı. Aynı zamanda herhangi bir krizin tarafları kendi aralarında mücadele etmek durumunda kalacaklarından bu aktörlerin her biri bu mücadeleler sonucunda birbirlerini tüketecek ve zayıflayacaktı. Onların zayıflaması demek ABD’nin görece güçlenmesi anlamına gelecekti. Aslında Suriye iç savaşının bir tür yıpratma ve vekâlet savaşına dönüşmesi bunun en bariz örneğidir. ABD, Obama döneminde Suriye’deki iç savaşta çözümsüzlüğü destekleyerek ve açık bir müdahaleden uzak durarak, bölge ülkelerinin Suriye’de mücadele etmelerini kenardan izledi. Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Rusya gibi aktörlerin her birini birbirine karşı destekleyen Amerikan yönetimi, çözümsüzlüğü hem müttefiklerini ehlileştirmek hem de rakiplerini zayıflatmak için araç haline getirdi. Bununla da yetinmeyen Obama, bölgedeki PYD gibi örgütlere destek verdi. Bu örgütleri çözümsüzlüğün birer parçası yaptı. Diğer taraftan Ukrayna krizinde Rusya’nın Kırım’ı ilhakına sert bir karşılık vermedi. Bunun yerine fazla ön plana çıkmayıp Rusya ile uğraşmanın maliyetini Almanya ve Fransa gibi Avrupalı devletlere yıktı. Bu esnada kendisini yeniden inşa etmek için özellikle ekonomik büyümeye odaklanan Obama yönetimi, böylelikle güçleniyordu da. Sonuç olarak Bush ne kadar saldırgan bir politika izlediyse Obama da aynı saldırgan politikayı kendine has bir tarzla uyguladı. Bu demek oluyor ki ilk zamanlarında Obama’dan umudu olan ülkeler için Obama yönetimi tam bir hayal kırıklığıydı.
Şimdi gözlerimizi biraz da Donald Trump’a çevirelim. Avrupa’daki iktidarların Trump’ın seçilmesiyle yaşadıkları şok, yeni başkanın üst üste yaptığı açıklamalarla birlikte daha da arttı. NATO’yu “miadı dolmuş” bir birlik olarak niteleyen Trump, İngiltere’nin AB’den ayrılmasının çok doğru bir karar olduğunu, başka ülkelerin de AB’den ayrılabileceğini ve “Avrupa Birliği’nin, ABD’yi ticari açıdan zayıflatmak amacıyla kurulduğunu” iddia etti. Birliğin dağılmasının kendisini pek ilgilendirmediğini de ekledi. 
Avrupa’daki iktidarlar, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD ile Avrupa arasında kurulan ittifakın Trump’la birlikte ciddi bir risk altında olduğu endişesine sahipler. Bu ittifakın geleceği ve Avrupa ile ABD’nin yaşayacağı muhtemel sorunlar, diğer ülkelerdeki siyasi ve ekonomik gelişmeleri de etkileyecektir doğal olarak. Trump’ın açıklamalarından yola çıkacak olursak bu belirsizlik ve güvensizliğin Türkiye’ye yansıması nasıl olacak, biraz da bunun üzerinde duralım. 
Son yıllarda Batı’dan gelen ciddi müdahalelere maruz kalan Türkiye için ABD ve Avrupa ülkeleri arasında yaşanacak sorunların kısa vadedeki etkisi, Ankara üzerindeki baskının azalması şeklinde olabilir. ABD ile yeni bir rekabete hazırlanmak zorunda kalacak olan Avrupa’daki bazı iktidarların Türkiye’yle uğraşmak için eskisi kadar enerji ayırmaları mümkün olmayacak gibi görünüyor. Yani, Avrupa ile ABD arasında esmesi beklenen sert rüzgârların Batı’dan Türkiye’ye yönelik baskıyı kısa vadede hafifletmesi beklenebilir. Tabi tüm bunları Trump’ın yaptığı açıklamalara binaen söylüyoruz. Trump’ın seçim sürecindeki söylemlerine bakarak ABD’nin yeni dış politika ve güvenlik stratejisini öngörmeye çalışmak hatalı bir yaklaşım olur. Trump’ın ilgili konulardaki söylemleri Amerikan halkını ikna edici olmasına karşın tutarsızdır. Aynı zamanda bu söylemlerin pratikte karşılığının olacağını söylemek de çok zor.
Toplumlar dış politika ve güvenlik meselelerine yönelik basit bir perspektif geliştirir ve bütün olayları oradan okurlar. Bunların teorik anlamda başarılı ve tutarlı olması gerekmez. Trump da benzer bir bakış açısıyla Amerikan toplumunun uzun süredir rahatsız olduğu birçok konuyu dile getirdi. Popülist bir dille, on yıllara yayılan hataları bir araya getirerek hepsini rakiplerinin sırtına yükledi. Siyasal bir geçmişi olmayan Trump, Washington’ın tüm siyasetçi ve bürokratlarını suçlayabilme şansına sahipti. Bu imkanını da sonuna kadar kullandı. Hem Bush hem de Obama dönemini eleştirdi. Ona göre Bush ABD’yi Irak’ta savaşa sürükleyerek zarara uğratmış, Obama ise alelacele çekilip bir güç boşluğu doğmasına sebep olmuştu. Bu boşluk Suriye ile birleşince DEAŞ ortaya çıkmıştı. Trump, Obama ve Bush’un günahlarını Hillary Clinton’ın sırtına yükledi. Çünkü ona göre Clinton da kurulu düzenin bir parçası ve temsilcisiydi. Amerikan dış politikasını on yıllardır yanlış kurgulayanlardan bağımsız olamazdı. Hem zaten dışişleri bakanı olarak da birçok hataya imza atmıştı. Trump’ın tüm bu eleştirilerine birçok karşı eleştiri getirilebilir. Her yönüyle tartışılabilir. Fakat her şeye rağmen bu söylemler Amerikan toplumunun çoğunluğunun genel hissiyatını yansıtıyordu. Zaten Trump her türlü duygusal ve mantıksal eleştirileri sıralayabildiği için toplumun hissiyatına tercüman olabilmiş ve bu da Trump’ın seçilmesinde büyük rol oynamıştır. 
İkincisi bu ifadeler Amerikan toplumu için anlamlı olsa da kendi içinde oldukça tutarsızdır. Trump bir yandan DEAŞ’ı vurmak gerektiğini söylerken diğer yandan ABD’yi savaşlardan uzak tutacağını söylemektedir. Bir yandan kitle imha silahlarıyla mücadeleyi savunurken diğer yandan da bunu Çin’e yaptıracağını söylemektedir. DEAŞ’ı kendinin vuracağından söz eder, aynı zamanda Rusya’ya Suriye’de artan bir rol biçmektedir. Bütün bunların tutarlı bir bütün oluşturmadığı ve aslında Trump’ın da böyle bir endişesinin olmadığı gün gibi ortada. Seçimi kazanmak adına halkın duymak istediği şeyleri arka arkaya sıralayan Trump, şimdilik kendisine bir strateji belirleme derdinde değil. Bunu süreç içerisinde yeniden gözden geçirecektir. Bu nedenle de Trump’ın bu söylemlerini ciddiye almak aslında bunlara gereksiz bir önem atfetmek olur.
Özetleyecek olursak: Trump’ın ne yapacağını şu aşamada tahmin edebilmek çok zor. Şu an bilmemiz gereken tek şey, Trump’ın seçim sürecindeki söylemlerinden yola çıkarak bir sonuca varmanın doğru olmayacağı. Çünkü tamamı Amerikan halkının duygularına hitap ederek oylarını alabilme kaygısıyla ağızdan çıkan sözlerdi. Siyaset, uluslararası güvenlik, dış politika gibi meselelerde ABD’nin kurulu düzenini değiştirip değiştirmeyeceği üzerine bugünden yorum yapmak pek de sağlıklı olmaz. Zaten kısa süre içerisinde, bu ve benzeri tüm sorularımızın cevabını almış olacağız. 

Paylaş :

Yorumlar